İlkten Sonra, Sondan Önce

 “Önce söz vardı.” Böyle başlıyor kutsal kitaplardan biri. Peki ya daha öncesi? Sessizlikten pek bahis açılmamış. Belki şanına yakışsın, sessiz olduğu gibi sözsüz, adsız kalsın diye. Oysa insandaki bu evveliyat arayışının sonu yok. Sözün de bir selefi olmalı. O da varlığına son verdiği bir şeyin yerine geçmiş olsa gerek. Her şey, yerini aldığı, devrini tamamlayan selefini yok ederek başlar hayatına. Doğum ve ölüm, başlangıç ve son, devr-i daim etmenin aşamalarıdır. Ve biz ortalarda yer alanları hatırlamayan bir medeniyetiz. Esaslı rolleri ilklere ve sonlara veririz. Tarih yazma alışkanlığımız sayfaların en afilisini, en güzel kenar süsü olanını ilklere ayırır. En hüzünlü eposlar ise son olana mal edilir sıklıkla.

 

Doğum günlerinde ve ölüm yıldönümlerinde yâd ederiz sevdiklerimizi. Evlendiği günün sene-i devriyesini unutanlarımız için, şüphesiz ki hayat ızdırapla doludur. Başlangıçlar ve bitişler geri kalan her şeyden daha fazla itibar görür hayatımızda. Dünyaya gelişimizin ilk gününü mumlar yakıp dilekler dileyerek kutlarız. Ama mesela en mutlu olduğumuz günün (eğer bir başka kutlamanın parçası değilse) tarihini bile hatırlamayız çoğu kez.

 

En çok acıtan yara ilkidir, basit bir sıyrık bile olsa. Çünkü ondan önce canının yanmasının nasıl bir şey olduğunu bilmez insan. Daha sonraki her yarayı onunla kıyaslar. Büyük ya da küçük her yara can acıtır fakat artık acıyı tanıyordur. Nasıl bir duygu olduğunu biliyordur. Acı artık kategorize edilmiş bir duygudur ve şaşırtmaz. İlkinden sonrası üç aşağı beş yukarı 'öngörülebilir'dir. Sonuncusunu ise "Omnes vulnerant, ultima necat" (Hepsi yaralar, sonuncusu öldürür) gibi özlü sözlerle takdis edip ona da bir paye vererek vazifemizi yerine getiririz.

 

En zoru ilk adımı atmaktır yola. Sonra hatırlamayız bile kaç zamandır yürüdüğümüzü, yolda kaç ilk adım gördüğümüzü. Ne zamandır yolda olduğumuzdan çok, sonuna ne kadar kaldığıyla ölçülür yol. Ne kadar uzun olursa olsun, sona kalan mesafedir aslolan. Mesafe bazen bir sigara içimidir, bazense hayatı tarifleme biçimi. Öyle ya da böyle her yolun bir sonu vardır. Yolculuğun kendisini başlangıç ve bitiş anlarından daha çok anımsayanlarımız ise azdır. 

 

Her şeyin kusursuzluğu ilk kırık oluşana kadardır. Dokunulmamışlık, yenilik hissi ve hassasiyeti ya da özene bezene yarattığımız bir şeyi koruma içgüdümüz... Bunların hepsi ilk kırıkla birlikte yenilgiyi ilan etmiş bir ruh haline bürünüp azalmaya başlar. Daha sonraki kırıkları farketmeyiz bile. Çünkü sonraki darbeleri alacak olan, bozulmamış yekpare bir bütün değildir artık. Parçalanmış olanın daha küçük parçalara ayrılması, bütünün parçalanması kadar derin izler bırakmaz belleğimizde.

 

İlk söz söylenene kadar hüküm sürer sessizlik. Sonrasında artık ses vardır. Sessizlikse ya gizemini kaybeder, ya da zamanla kıymeti tescillenir. Bazılarımız için mesele sessizliğin devrinin tamama ermesi, kulakların artık duyacak sese kavuşması değildir. Sessizlikten daha evlâ, duymaya değer seslerin çıkıp çıkmadığı da önemlidir. Ama biz o devir teslimi hatırlarız en çok. Bir devrin kapanışını, başkasının açılışını.

 

Başlangıç ve bitiş noktalarını işaretlemek; zamanı, mesafeyi bunlara göre tarif etmek evvelden beri insanoğlunun alışkanlığı. Bu yazı da bir ilk. En azından benim için öyle. Artık ölene kadar başka bir şey yazmasam da, tuğla gibi kitaplar da dizsem üst üste, öyle kalacak. Allame-i cihan olsan da dönüp bakma ihtiyacı hissedersin "nerede, nasıl başlamıştı bu hikaye" diye. Bu belki de bulunduğun yeri tanımlamak için bir nirengi noktası tayin etme ihtiyacıdır. Belki evrende ve zamanda kaybolmuş hissetmemek için kendi koordinatlarını belirleme eğilimidir hepimizin sahip olduğu. Belki de her ilk ve son, kısa ömrümüzde zamanı anlamak için işaretlediğimiz takvim günleridir.